İstanbul İstanbul°C
  • Dolar döviz kuru 4.0632
  • Euro döviz kuru 4.9884
  • 13.04.2018
İdris  Polat

İdris Polat

Miraç’ı Yaşamak Mı, Kutlamak Mı İstersiniz?

Tarihte yaşanan nice mühim hadiseler vardır ki, bu hadiseler insanlığın yolunu aydınlatan çok önemli mesajlar olarak miras kalması ve nesilden nesile aktarılarak yaşanması/yaşatılması gerekirken, maalesef insanlar bu hadiseleri yaşayanları veya yaşandığı zamanı/mekânı efsaneleştirme yolunu tercih etmekle çok büyük bir gaflete düşmüştür. Hz. İbrahim’in, ateşe atılma pahasına putları kırma davası yerine, olayın yaşandığı yer ve mancınıklar efsaneleşmiş, put kırma mücadelesi unutulmuştur. Hakeza Ashab-ı Kehf’in, hayat, saray, makam sevdasını bir kenara bırakıp tevhid mücadelesi uğruna mağaraya hicret etmeleri yerine, mağaraları/sayıları, uyudukları zaman dilimi efsaneleşmiş, tevhid mücadelesi unutulmuştur. Kur’an’da zikri geçen kıssaların çoğu bu kabilde değerlendirilebilir.

 

Peygamber Efendimizin hayatında da nice hadiseler vardır ki, Kur’an kıssalarında olduğu gibi efsaneleştirilmiş, kutlama merasimlerine konu edinmiş, ne var ki mesele özünden de uzaklaştırılmıştır. İçinde bulunduğumuz günler hasebiyle bu manada özünden koparılıp kutlaması yapılan, ancak hayatımıza miras kalması gereken değerlerden uzaklaşan Miraç konusunu ele almaya çalışacağız. Rabbim bizlere bu kutlu ve ibretlerle dolu yolculuktan en güzel şekilde ders almayı nasip eylesin inşallah.

 

Miraç: kelime anlamı olarak yükselmek manasına gelmektedir. İnsanoğlu dünya hayatındaki yolculuğunu yatay olarak yaparken, manevi alemdeki yolculuğunu ise dikey olarak yapmaktadır. Aslında her insan bireysel olarak (çevresi bağlamında ise yol yürüdüğü dava arkadaşları cihetiyle de toplumsal olarak) ya “Yüceler yücesine” (A’layı İlliyyîn) ya da “Aşağıların aşağısına” (Esfeli Sâfilîn’e) doğru yolculuk etmektedir. Dolayısıyla Miraç, tarihin bir bölümünde yaşanmış ve kutlanması yapılan bir hadise olmaktan ziyade, Kur’an’daki ve tarihteki iz düşümü üzerinden hayata taşınması gereken bir hadisedir. Bir diğer ifadeyle Hz. Adem’in cennetten yeryüzüne inişiyle başlayan imtihanın özü, tekrar cennete yükselme mücadelesinden ibarettir. Kısacası hayatımız, “A’layı İlliyyîn” ile “Esfeli Sâfilîn” arasında, yükseliş veya düşüş imtihanından ibarettir. Şu kadarı var ki bu imtihanda yükselmek isteyenler şunu çok iyi bilmelidir ki, yükseliş asla kendini boşluğa bırakmamayı gerektirir. Zira gökyüzüne yolculuk madden nasıl durmaksızın hareket etmeyi gerektiriyorsa, manen de durmaksızın mücadeleyi gerektirmektedir. Bunun içindir ki “Bir işi bitirdiğinde hemen başka bir işe yönel ve sadece Rabbine rağbet et.” (İnşirâh, 7-8.) buyrulmuştur. İndirildiğimiz cennete tekrar yükselme mücadele ve yolculuğumuzda sevgili Peygamberimiz ve O’nun kutlu miracı bizlere en güzel örnektir.

 

Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki bugün insan olarak her birimizin hem bireysel hayatımızda hem de insanlık alemi olarak toplumsal hayatımızda, bizleri yüceltecek “Miraç” ve “Miraç” değerlerine her zamankinden daha fazla ihtiyacımız vardır. Zira “Miraç” öz itibarıyla maddeden soyutlanıp manayla kuşanmak demektir. Bugün maddenin esiri olan insanın manaya olan ihtiyacı toprağın suya, bedenin ruha ihtiyaç duyduğundan daha fazladır. İnsan maddeden soyutlanabildiği kadar manaya ulaştığı gibi, maddeden soyutlandığı kadar da miraca yükselecektir.

 

Konu hakkında söyleyecek söz çok, ne var ki biz kelamı uzatmayalım. Buyurun Peygamber Efendimizin miracının iz düşümü üzerinden, Miraç yolculuğumuza çıkalım. Öncelikle miracı hak etmemiz gerektiği üzerinde duralım. Zira Rabbimiz: “İnsan için çalıştığı kadarı var.” (Necm, 39) buyurmaktadır.

 

Miraç ve Bedeli

Hatırlayalım dostlar Peygamber Efendimiz ne zaman miraca çıkmıştı? Peygamber Efendimizin “Miracı” insanlığın dibe vurduğu, kendisinin de nerdeyse tüm çarelerinin tükendiğini hissettiği bir dönemde vuku bulmuştu. 10 yıl çileli bir hayat. Ezalar, cefalar… Boykot yılları henüz bitmişti ki tam rahat bir nefes alacağız derken, Risaletin ilk gününden itibaren O’nu asla yalnız bırakmayıp, yükünü paylaşan, kol kanat geren eşi Hatice annemizi kaybetmişti. Daha bu acının sızısı geçmemişti ki bu sefer de Efendimiz kendisini himayesine alıp kollayan amcası Ebû Tâlib’i kaybetmişti. Bunun da arkasından, büyük umutlarla çıktığı Tâif seferinde hor-hakir görülmüş, taşlanmış, çile, elem ve ıztırap yüklü “Hüzün Yılı” geçirmişti. Allah’a kavuşmak yolunda çekilen tüm bu meşakkatler, aslında ardındaki sürurun, sidretü’l-müntehâ’nın müjde dolu habercisi olmaktan başka bir şey değildi.

 

Bilmiyorum anlayabildik mi dostlar! Miraç, hüzünlü bir günün değil, hüzünlü yılların arkasından gerçekleşiyor. Evde oturanlara değil, sokakta hor-hakir görülüp taşlananlara nasip oluyor. Övülüp baş tacı yapıldığınız yıllarda değil, kovulup ayıplandığınız/aşağılandığınız yıllarda gök kapıları açılıyor. Tabi ki tüm bu eza ve cefalar bizi miraca çıkaracak Rabbimiz uğruna yapıldığında miraç gerçekleşiyor. Dolayısıyla biz istediğimiz de değil, O istediğinde kapıları açıyor.

Bugün kimler miraç yapıyordur sizce? Bu geceyi efsaneleştirmek adına mescitlerde sabahlayanlar, binlerce kişiye miraç mesajı göndererek, miraç kutlayanlar mı, yoksa öz vatanından inandığı değerler uğruna sürgün edilen Myanmarlı kardeşlerimiz mi? Miracın, kutlu yükselişin başlangıcı olan, Mescidi Aksa için var gücüyle mücadele eden kardeşlerimiz mi? İnandığı değerler uğruna kıyam ettiği için üzerine bombalar yağdırılan Doğu Guta’daki kardeşlerimiz mi? Ülkemizde inandığı değerleri yaşama uğruna kılığı-kıyafeti, hayat tarzı, düşüncesi ve inandığı değerlerden dolayı hor görülen kardeşlerimiz mi?

 

Evet dostlar! Miracı yaşayanlardan olmak istiyorsak, bedelini ödemekten de kaçmamamız gerekiyor. Zira bu kapıdan kol kanat kırılmadan geçilmiyor. Belalar önce Allah’ın elçilerine, en çok sevdiği kullarına sonra da sevgiye en çok layık olanlara geliyor. Bir diğer ifadeyle, zaten belalar karşısında sadakatle duranlar Allah’ın sevgilisi olmuyor mu? Dolayısıyla kutlama mesajlarıyla miraç olmuyor. Miraç, Ayıplanmak, kovulmak, taşlanmak, üzerine işkembe konmak pahasına, dünya cehenneminde yanan kardeşlerimize el uzatmakla, tüm şehir toplanıp taş yağmuruna tutsalar, ellerimizi açıp, bir tane iman tohumu yeşerecek yürek olsun başka dileğim yok diye yalvarmakla oluyor. Ebu Cehillerin, Ebu Leheblerin kapısını bile gerekirse binlerce kez çalmakla oluyor…

 

2- Miraç ve Gece

Efendimizin miracından almamız gereken önemli bir deste miracın gece vuku bulmasındadır. Kıymetli dostlar! Mücadelesini uykularına/rüyalarına taşımayanların hedefe ulaşması mümkün değildir. Kur’an’ın ilk nüzulü gece olduğu gibi miraçta gece gerçekleşmiştir. Rabbimizin elçisine ilk emri “oku” olmuş, hemen sonrasında da okumanın en etkili zamanını ve şeklini açıklamak üzere, “Gecenin yarısında veya yarısından biraz azını kıyamda geçir ve Kur’an’ı tane tane (sindire sindire) oku.” (Müzzemmil, 2-4) buyurmuştur. “Gecesini kıyamla aydınlatmayanı hiçbir güneş aydınlatmaz” buyurmuşlardır. Dostlar! Miraç, gecenin hakkını verenlerindir. Davası üzerine çöken karanlıkları bertaraf etmek için adeta bir mum misali zevkle yanan, eriyip bittiğine değil, az da olsa karanlığa meydan okumanın zevkiyle eriyenler Miraç ederler. Dert uyutmaz/uyutmamalı dostlar! Kutlu nebi vahyin daha ilk günlerinde gece yarısı iki büklüm olup Rabbi huzurunda yalvar-yakar dua etmekte iken Hatice Annemiz, “Ya Rasulallah, uyku vakti geldi!” diye seslenir. Efendimizin cevabı Miraç derdi olanların devası olan şu sözlerdir: “Ya Hatice ‘Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve insanları uyar.’ Emrinden sonra uyku vakti çoktan geçti!”  Peki ya bizim Miraç yolculuğunda uyku vaktimiz ne zaman geçecek dersiniz?

3- Miraç ve Mescit

Kıymetli dostlar, her miracın bir mekânı, karargâhı vardır. Göklere yükselmenin mekânı ise mescidlerdir. Zira miraç yolculuğunda varılacak menzil alemlerin rabbi olan Allah olunca, yolun başı da O’nun evi olan mescitlerimizdir. Lakin dikkat edilmesi gereken husus, mescitlerimizin asli görevi olan manevi temizlik fonksiyonunu en güzel şekilde icra etmesi gerekmektedir. Nitekim Rabbimiz Peygamber Efendimizi nifak üzere kurulmuş olan mescide girmekten men etmiş, hatta yıkmasını emretmiştir. Buna mukabil temelleri takva üzere atılmış ve içinde canı gönülden temizlenmeyi bekleyen kimselerin bulunduğu mescitlerde bulunmasını emretmiştir. (Tevbe, 108-109.)

 

Allah temizdir temiz olanı sever dostlar! Mescitler beşerî kirlerden arınma yerleridir. Miraç her şeyden önce mukaddes (temiz) olan Rabbe yolculuktur. Ancak temiz olanlar temiz olanlara layıktırlar. Allah’a temiz kelimeler yükselir, bu temiz kelimeleri Allah’a ulaştıracak olan ise temiz/salih amellerdir. Miraç yolculuğuna çıkmak için mescitlerle barışık olmak, gönlü mescitlere bağlı olmak gerekiyor. Bedeni mescitte kalbi dışarda olanların bu yolculuktan nasibi yoktur. Bilakis bedeni çarşıda-pazarda olsa da kalbi mescitte olanlar bu kutlu yürüyüşün yolcularıdır. Mescitte iken kendini denizdeki balık gibi hissediyorsan, bu yolculuğa hak kazanmışsın demektir ki bu müminin alametidir. Mescitte iken kendini kafesteki kuş gibi mahkûm/mahpus hissediyorsan, yazık bu yolculukta kaydın yok demektir ki bu ruh hali münafığın alametidir.

 

Miracı kutlayanlar yolları düştüğünde senenin, haftanın belli ve sayılı günlerinde mescitlere uğrarlar. Mescitler onlar için uğrak yeridir. Şenlik, kalabalık varsa gösteriş ve poz vermek için mescitte olurlar, fazlaca durmaktan da sıkılırlar. Miracı yaşama sevdalıları ise güne mescitte gözlerini açar, mescitte gözlerini kapatırlar. Mescit hayatın olmazsa olmazıdır. Tıpkı babaları Hz. Âdem gibi, kendi evlerini inşa etmeden, evlerinin kıblesi olan mescitleri inşa etmenin gayreti içindedirler. Sahi dostlar! Evlerimiz kıble/mescit manzaralıysa her vakit miraca çağrılma heyecanını yüreğimizde hisseder, özlemimiz arttığında da “Haydi Bilal bizi bir rahatlat!” der, Miraç çağrısı olan ezanı duymak isteriz.

 

4- Miraç ve Mescid-i Haram, Mescid-i Aksâ

 

Peygamber Efendimiz bu kutlu yolculuğa önce Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksâ’ya, oradan da Sema’ya Sidretü’l-Müntehâ’ya yükselmişti. Miraç yolculuğunda Rabbimiz bu iki mescidin ismini özellikle zikretmekte ve dikkatlerimizi bu iki mescide çekmektedir. Mescid-i Haram iç dünyamızdaki derinliğimizi, Kâbe merkezli hayat mücadelemizi sembolize ederken, Mescid-i Aksâ ise sosyal hayattaki kıblemizi, inandığımız değerleri dünya da ne mesabede hâkim kılabildiğimizi sembolize etmektedir. Zira Kudüs ve Mescid-i Aksâ Yahudi ve Hristiyanlarla olan mücadelemizdeki samimiyet testimizdir. Mescid-i Aksâ’nın bizim kontrolümüzde olması dinimizi sosyal hayatımızda öncelediğimizin ve düşmanlarımıza karşı verdiğimiz mücadelede miracı hakkettiğimizin nişanesidir. Mescid-i Aksâ’nın esir olması, dinimizin sosyal hayatımızda hükümran olmadığının kanıtı demektir.

 

Mescidi Haram’dan uzaklaşmamız, kıble merkezli hayattan kopmamız, büyük cihat olan nefsimizle mücadelemizde yenik düşmemizin göstergesidir. Namazda Kabe’ye dönerken ticarette, alış-verişte, televizyon başında vs. alanlarda başka yere yönelmemiz yani Kıblenin hayatımıza çizdiği rotanın dışına çıkmamız, miracın rotasını da yitirmişiz demek anlamına gelmektedir. Dolayısıyla bu iki mescitten birisi, nefsimizle olan mücadelemizde rotayı şaşırmamamız gerektiğini, diğeri ise düşmanlarımızla olan mücadelemizde Mescid-i Aksâ’dan asla ödün vermemiz gerektiğini açıkça ifade etmektedir. Mescid-i Aksâ sadece Kudüs’te veya Filistin’de yaşayanlara değil kıyamete kadar gelecek olan bütün Müslüman nesillere emanet edilmiştir. Miracı kutlayanların gündeminde bu iki mescitten ve misyonlarından hiç mevzu bahis edilmez. Zira kutlamacılar, olayları efsaneleştirirler kendi üzerlerine herhangi bir sorumluluk almazlar. Oysaki Miraç yolcularının gündeminden ne Mescid-i Haram ne de Mescid-i Aksâ asla düşmez. Miraç yolcuları için Kudüs iman meselesidir. Onlar, Selahattin misali, Mescid-i Aksâ esirken gülmeyi kendilerine haram kılarlar.

 

5- Miraç ve Kulluk

Rabbimiz Peygamber Efendimizi miraca çıkarttığını anlattığı yüce kelamında kendisini subhan ismi ile vasıflandırırken, resulünü de ubudiyyet/kul vasfı ile zikrediyor. Demek ki bu kutlu yolculukta maddi alemin tüm bağlarını bir kenara bırakıp, mana aleminde Allah’ın tüm noksanlıklardan beri olduğunu anlamadıkça, Miracı anlamakta mümkün olmayacaktır. Aynı zamanda Peygamberimizin ubudiyetine yapılan vurgu ise, bu yolculuğun olmazsa olmazlarından birisinin de tevazu olduğunu göstermektedir.

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

ÇOK OKUNAN HABERLER
ANKET

Müftülere nikah kıyma yetkisi veren yasa tasarısını;