10Muharrem 1438 Hz. Hüseyin Efendimiz’in şahadetinin yıldönümü. Hicretin 61. yılının 10 Muharrem günü Hz. Hüseyin ve yanında bulunan bir avuç insan (100 civarında) 5 bin kişilik Yezid ordusu tarafından kuşatılarak bugün Irak toprakları içerisinde kalan Kerbela’da hunharca katledildiler. Bu normal bir cinayet değildi. Katledilen Peygamberimizin sevgili torunuydu. Onun katli, değil bir peygamber torununa, hiçbir insana, hatta bir canlıya dahi reva görülemeyecek hunharlıkta gerçekleştirilmişti. Kerbelâ, İslam ümmetinin, bütün müminlerin asırlardır dinmeyen ortak hüznü ve kederidir. Dünyanın neresinde bulunursa bulunsun; mezhebi, meşrebi ne olursa olsun, kalbinde iman taşıyan, Rasulüllah Efendimizi, ashabını ve ehl-i beytini sevip sayıp onlara muhabbet besleyen her müminin ortak acısı ve kederidir.
Bu olay Müslümanların hafızasına adeta silinmez bir biçimde kazındı. İslam ümmetinin kolektif hafızası başta Müslüman Anadolu halkı olmak üzere birçok Müslüman halk, kendi cenazesinin taziyesine gelenlere helva ikram eder gibi, Hz. Hüseyin’i öz evinden çıkmış kendi cenazesi bilerek, onun adına âşûreler kaynatıp dağıttı. İnsanlar Kerbela’da olanların hatırasını zihinlerde taze tutmak için çocuklarının adını Hüseyin ve Zeynep koymaktan bir an bile geri durmadılar. Özetle Hz. Hüseyin, bütün Müslümanların gönüllerinde yer tutan ortak sembollerden biri olmuştu. Bugün bize düşen, Kerbelâ’yı doğru okumak, doğru anlamaktır. Onu tarihte yaşanmış bir kıssaya, sıradan bir hâdiseye dönüştürmemektir. Bu müessif olaydan ders ve ibret çıkarmaktır.
Yüreğimizi yakan hâdiselerle ilgili
bir sürü menkIbe anlatıldı, yazıldı
Kerbela’ya katılanlardan her birinin belasını bulduğuna dair muteber kitaplarımızdaki nakillerden bir tanesini hatırlatmak istiyorum... “Bir gece oturmuş, Kerbela faciasından bahsediyorduk. Mecliste bulunanlardan biri, bu vakaya katılanlardan belasını bulmadık hiç kimse kalmadığını ileriye sürdü. Yine mecliste bulunanlardan bir ihtiyar kendisini öne attı ve Kerbela’ya katılanlardan ve Hüseyin’in öldürülmesine yardım edenlerden olduğu halde o güne kadar hiçbir belaya uğramadığını söyledi. O an odada yanan kandillerden biri sönecek hale geldi. İhtiyar kandili alıp fitili düzeltmek isterken sıçrayan bir kıvılcımla sakalı tutuştu. Meclistekiler ihtiyarın ateşini söndürmeye davrandılarsa da başaramadılar. Sakalını bastırdığı entarisi ve bütün vücudu alevler içinde kaldı. İhtiyar, koşarak kendisini kenarında bulunduğumuz Fırat’a attı ve yana yana boğularak öldü.”
Küffarın mezhep, meşrep, mektep demeden Müslümanların geleceğini toptan yok etmek için seferber olduğu böyle bir zamanda, Müslümanların ortak sembol ve değerlerinden ilham ve güç alarak geleceği inşaya yönelmekten başka çıkar yol yoktur. Her gün kanayan İslam coğrafyası, ülkemizde her gün verdiğimiz şehitlerimizin kanları, zalimlerin zulmü altında inleyen insanlarımızın ızdırapları, makam/mevki düşkünü insanların halleri, kaybettiği mukaddeslerinin yerini alıp dünyevîleşenlerin içler acısı vaziyetleri, Kerbela’da yaşananlardan/yaşatılanlardan farksız mı? Irak. Suriye, Filistin, Mısır’da yaşananlar/yaşatılanlar…
İhanet eden “Kûfeliler”
var oldukça, ‘Hüseyinleri
bitmez bu dünyanın...
Hz. Hüseyin’in matemini yaşatma, onun hatırasını canlı tutma adına, kendini zincire vurmalar, zincirle dövme ve dövünmeler, karalar giymeler, vs. Bu ve benzeri merasimlerin en tehlike arz eden tarafı, ‘meşrûiyet kazanması’na sebebiyet vermesi. Asıl tehlike burada! Bunu folklorik hale getirdiğimiz aşure dağıtımında da düşünebilirsiniz. 950 sene yaşayan ömrünü ‘İslam’a davet’e vakfeden bir peygamberin, yediklerinden mülhem kuş üzümünden narına, cevizinden diğer malzemelere varıncaya kadar yapılmış aşure mi ön planda, yoksa dinini yaymak için karada gemi yapan bir Peygamberin davası için parçalanması mı? Bu ay “aşûrâ”dan ibaret değil! Bu ayın idraki için de Aşure dağıtmak yetmiyor ne yazık ki!
Vesileler, gayelerle karıştırılmamalı, esaslar, tali şeylerle yer değiştirilmemeli, âdetler ibadetleştirilmemeli. Hükümler örfe feda edilmemeli. Dinimiz, akidemiz mutlaka ama mutlaka ciddiye alınmalı. Bu din; ne belediyelerin sosyal faaliyetlerine, ne Devletin ‘örf mühendisliği’ne ne de protokol toplantılarına malzeme olacak bir din değildir. Hoşgörü adı altında, bizleri yanlışlar karşısında tavırsızlığa sevk etmemelidir. Ebedî kurtuluş reçetemiz olan Dinimizi anlamayan, idrak edemeyen, ahkâmına aklı yatmadığı için ona ‘radikal yahut fundamantalist’ diyenlerin cerbezesi, sloganları, oluşturdukları kamuoyu, vs. bizlerin hak ve hakikatleri söylememize mani olmamalıdır. ‘Canını acıtacak’ diye ameliyattan kaçan hastaların varlığı tedavi sebebi değildir. Dili tad alma hassasiyetini kaybetmişlerin yüzünden leziz yemekler yapmayalım mı? Kendilerine göre yapılmış yemeklere ‘tadı, tuzu yok’ demeyelim mi? Bunları ifade ederken; ağır imtihanlardan geçerek Nebevi çizginin temsilcisi olanların verdikleri mücadeleyi unutacak mıyız? Zulme karşı sonu şahadetle biten direnmeler üzerine kafa yormayacak mıyız? Onların çektikleri ızdırabı hissetmeyecek miyiz? Dünya nimetlerini elde etmek için sınır tanımayanlara tavır koymayacak mıyız? Ümmetin bugünkü halinin sancısını taşımayacak mıyız? Çeşitli makam ve mevki vaatleriyle kandırılan, konumlarını kaybetme korkusuyla bu katliama girişenlerle bugünkü “saltanat sarhoşları”nı kıyaslamayacak mıyız? İslâm âleminin içler acısı hâli bir başka “Kerbela” değil mi?
Muharrem ayını hatırlamak, o ayda olan hadiseleri genel kültür havasında bilgi ve nakil malzemesi olarak anlamak ve kullanmak, meselelerimizi hiç anlamamak, kavramamak demektir. Zulüm karşısında susmayı “dilsiz şeytanlık” olarak değerlendiren, zalim idareciye karşı hakkı söylemeyi “sözlerin en güzeli” olarak niteleyip o tavrından dolayı öldürüleni “şehid” ilan eden bir dinin mensuplarının bugünkü durumuna kafa yormayacak mıyız? Ümmetin derdiyle dertlenmeyecek miyiz? Onların, uğruna canlarını feda ettikleri yüce değerleri anlayıp yaşamakla, onlar gibi hak ve hakikate, ahlak ve fazilete, izzet ve onura sevdalı olmakla örnek lider, önder şehit olan Hüseyin Efendimizin izi sürülebilir. Bugün Kerbelâ’da yaşananlar, hepimize ‘şuur dirilişi’ vermeli, aramızda ayrılık-gayrılığa değil, birlik ve beraberliğe vesile olmalıdır.
Hz. Hüseyin Efendimizle ilgili olayları değerlendirilirken, vahye ve Sünnete dayanmamaktan kaynaklanan ölçüsüzlük; tahrifat ve tahribatla da akideyle düşünceye de bulaşmıştır. Bu bulaşıklık, saltanatçı güçler ve onları destekleyip onların emrine giren ulema tarafından meşrulaştırıldı, kurumlaştırıldı. İlminin hakkını verebilecek, dünyevîleşmemiş, celâdet ve cesaret sahibi âlimlerimizden mahrum oluşumuz, her devirde bitmeyen derdimiz olmuştur. Din anlayışı da Allah Rasulü’nün ve Ashabının yaşadığı İslam değildi. Adalet ve istişare, yerini zulme dayalı bir siyaset anlayışına bıraktı. Çalkantılar, adalet ve istişareyi unutmalar, hilafeti zorla ele geçirerek saltanata dönüştürmeler, ortaya çıkan hiziplerle gelen siyaset kaynaklı akîdevî ve fıkhî ihtilaflar… İhtilafların kavgaya, kavganın savaşa dönüşmesi. Unutulan “savaş ahlakı” ve sonucunda meydana gelen entrikalar, zulümler, işkenceler… Bütün bu olanlar; Hz. Hüseyin Efendimizin şahsında yaşananları tefekkürle tahlil edip ibret almayı, ders çıkarmayı gerektirmektedir. Bu yapılmayıp ‘matem günü’ ağırlıklı düşünce ve merasimler bizi özden uzaklaştırmıştır. Hz. Hüseyin çizgisinin özelliği; örnek mazlûmiyeti, fedakârlığı, adaleti, birliği-beraberliği, muhabbeti, hakkı, hakikati, hikmeti, cesareti, şahadeti, izzeti ve kıyamı temsil etmesidir. Yezid’in çizgisinin özelliği ise; hırsı, ihtirası, saltanatı, zulmü, hileyi, zulme rızayı temsil etmesidir. Herkes farkında olarak veya olmayarak bu iki çizgideki yerini alıyor. Bulunduğu yer ve konuma göre hareket ediyordu. Onun için iyi tahlil edilmeli. Bugünün dünyasındaki fitne, zulüm, “devlet despotizmi”, makam-mevki sarhoşluğu, lüks ve israf, debdebe içinde yaşanan hayat tarzları, bütün bunların elde edilmesi için feda edilen “kutsal”lar, dünyevîleşme hastalığı, her türlü hercümerç… Kerbela’dan buraya, buradan Kerbela’ya bakalım. O gün yaşananları bugün ve buraya taşıyalım. İçimizi kanatan, bizi gözyaşlarına boğan, “bu kadarı nasıl olabiliyor” dedirten olaylar zincirini çıkış noktasından sonucuna kadar çok iyi tahlil edip değerlendirelim, üzerinde düşünelim.
En büyük hüzün, Peygamberimizin
vefatında yaşanmıştır
Matemlerin en büyüğünün de o zaman yapılması veya o matemin canlı tutulup yaşanması icab ederdi. Ne yapıldı? Cesaret ve adalet timsali Hz. Ömer bile kendisini bu dehşetli ânın tesirinden kurtaramadı; hatta herkesten daha çok dehşete kapılarak şöyle bağırdı: “Rasûlullah ölmemiştir ve sağdır! Kim ‘Muhammed öldü’ derse, onu kılıcımla iki parça ederim!”
Bu hitab karşısında halim-selimliği ile maruf Hz. Ebubekir derhal müdahale etmiş: “Kim ki Muhammed’e tapıyorsa, bilsin ki Muhammed ölmüştür. Kim ki Allah’a ibadet ve kulluk ediyorsa, bilsin ki Allah, Hayy’dır, ölümsüzdür” buyurmuş, bu hitab üzerine Hz. Ömer kendine gelip sakinlemiş, biraz önceki fevri hareketinden de vazgeçmiştir.
Bizler Müslümanlar olarak, Hz. Hüseyin Efendimizin de içinde bulunduğu bütün ehli beytin hatırasını hep canlı tutuyoruz. Öyle ki bütün namazlarımızda (farz ve nafile) Tahiyyattan sonra salavatlar (salli ve barik) okuyoruz. Hz. Hüseyin Efendimiz, başımızın tacı, şehidlerin efendisi, ancak dedesinden (Peygamberimizden) daha kıymetli ve üstün değil. Ölçüyü kaçırmayıp, ifrat ve tefride düşmememiz, itidali elden bırakmamamız gerekiyor. Zaten dikkat edilirse bu millet ‘Yezid’i büyük hata ve suç işlediklerinde hakaret manasında kullanır. ‘Seni Yezid seni’ gibi. Ayrıca bırakın Yezid’i, babası ‘Hz. Muaviye’nin ismini (sahabe olmasına rağmen) çocuklarına isim olarak dahi koymamışlar. Bu hassasiyeti gösteren bu milletin, yapılan matem merasimlerini, ne kadar tasvip ettiği düşünülmelidir.
Oruç meselesi de tartışılıp
bir karara bağlanmalı
Gerek farz, gerekse nafile oruçların içinde sadece o güne tahsis edilen bir oruç yok. Hele sünnette olmayan Hz. Hüseyin’i hatırlatması öne çıkan tarzda protokol ve ritüele dönüşen hiçbir uygulamanın dinimizde yeri yok. Unutulmaması gereken en önemli hususlardan birisi belki de en önemlisi, ‘niyet’tir. Basit ilmihal kitaplarımızın ‘nafile oruç’ bahsine bakılabilir. ‘Muharrem iftarı’ mı, Muharrem ayında iftar mı? Muharrem ayında oruç mu, ‘Muharrem orucu’ mu? Hz. Hüseyin ve Kerbela şehitlerini unutmayıp yaşanan hadiseleri fikir zemininde değerlendirip, bugün benzer olayların çıkış sebebini tahlil etmek mi, matemi öne çıkarıp karalar bağlamak mı?
Hz. Hüseyin Efendimizin en büyük gayesi, kendisinden sonra yeni Kerbelâlar yaşanmamasıdır. Şahadetinden önce yaptığı şu duasıyla da, akan kanının ‘kardeşliğimizin temini’ne vesile teşkil etsin ister. Bizler için de ders niteliğindedir. “Yüce Rabbim! Eğer gökten yüce merhametinle bana güç ve kuvvet indirerek düşmanlarıma karşı zafer ihsan etmeyeceksen, benim şahadetimi Muhammed ümmetinin hayrına ve kurtuluşuna vesile kıl! Allah’ım! Ben zulme, haksızlığa, dayatmaya karşı hak-hakikat adına yürüdüm. Gerekirse bu uğurda canımı vereyim. Rabbim! Eğer galip gelmeyeceksem, sırtım yere düşecekse, hak dava uğruna akan kanımı bir hayrın, Müslümanların silkinişinin ve güçlenmesinin sebebi kıl!” Hüseyin Efendimiz, ‘Hayat, iman ve cihattır’ buyuruyor, ‘zillete düşenlere yazıklar olsun!’ diye haykırıyordu. Biz de şu âyeti, mealiyle (11 Hûd 113) beraber hatırlatıyoruz: “Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez.”
Bugünlerde Hz. Hüseyin ve Ehl-i Beyt’i anlatan kıymetli eserler okunmalı; onların dinî ve tarihî şahsiyetleri çok iyi öğrenilmelidir. Sünnisiyle, Alevisiyle, Şii’siyle bütün Müslümanların Peygamberimizi, Hz. Ali’yi, Hz. Hüseyin’i ve Ehl-i Beyt’i daha iyi anlamaya, öğrenmeye ve örnek almaya ekmek su kadar ihtiyacı vardır. Peygamber Efendimizin torunu, cennet gençlerinin efendisi, şehitlerin serdarı, Hz. Hüseyin ve Kerbelâ şehitleri başta olmak üzere bütün şehitlerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyor, Rabbimizin hepimizi Cennette buluşturmasını niyaz ediyoruz.
Yaşar Değirmenci -Akit

Yorum Yazın