Bir ülkede adalet yalnızca mahkeme salonlarında aranmaz. Adalet, insanların umutlarında, beklentilerinde ve devletin uyguladığı her sistemde hissedilmelidir.
Bugün milyonlarca Müslümanın vicdanını yaralayan en önemli sorulardan biri şudur: Hac kurasında gerçekten adalet var mı? Hac, İslam'ın beş şartından biridir. Gücü yeten her Müslümana farz olan bu ibadet, ömür boyu biriktirilen bir özlemdir. İnsanlar yıllarca para biriktiriyor, sağlıklarını korumaya çalışıyor, emekliliğini planlıyor ve her yıl aynı duayı ediyor: "Allah'ım bu yıl bana da nasip et."
Sonra sonuçlar açıklanıyor.
17 yıldır bekleyen yine bekliyor...
15 yıldır bekleyen yine bekliyor...
12 yıldır bekleyen yine bekliyor...
Ama iki ya da üç yıl önce başvuran biri hac hakkı kazanabiliyor. Kimse bu vatandaşlara "Neden çıktın?" demiyor. Onların da hakkıdır, onların da duasıdır. Asıl sorgulanan, insanların adalet duygusunu zedeleyen sistemdir. Bir insan tam 17 yıl beklemişse, artık onun beklediği şey sadece kura değildir; devletin ve kurumların "Senin sabrını görüyorum." demesidir. Beklemek bir hak doğurmuyorsa, yılların hiçbir kıymeti kalmıyorsa, insanların sabrı hangi ölçüyle değerlendirilmektedir? Elbette Türkiye'nin hac kontenjanını Diyanet belirlemiyor. Suudi Arabistan tarafından ülkelere kontenjan ayrıldığı bilinen bir gerçektir. Kimse bundan Diyanet'i sorumlu tutamaz. Ancak Diyanet'in sorumlu olduğu konu, sınırlı kontenjanın dağıtımında toplumun vicdanını rahatlatacak, güven verecek ve adalet duygusunu güçlendirecek bir sistem oluşturmaktır. Çünkü devlet kurumlarının en büyük sermayesi bütçeleri değil, vatandaşın güvenidir. Bugün insanlar şu soruyu yüksek sesle soruyor: "Ben 17 yıldır neden bekliyorum?" Bu soruya sadece "Kura böyle." demek yeterli değildir. Çünkü adalet yalnızca eşit davranmak değildir; hakkaniyeti de gözetmektir. Yıllarca bekleyenle birkaç yıl önce başvuran kişiyi fiilen aynı noktada değerlendiren bir sistem, hukuken savunulabilir olsa bile vicdanlarda kabul görmekte zorlanır. Hac, tatil değildir. Hac, bir tur organizasyonu değildir. Hac, ömrün belki de son büyük duasıdır. Yaşı ilerleyen insanlar her yıl biraz daha güç kaybediyor. Sağlığı bozulanlar oluyor. Kimi hac sırası gelmeden vefat ediyor. Geride ise hep aynı cümle kalıyor: "Bir ömür bekledi ama nasip olmadı." İşte asıl sorgulanması gereken budur. Bir insanın 17 yıl boyunca sabır göstermesi, sistem içinde hissedilir bir önceliğe dönüşmüyorsa, bu durum doğal olarak kamu vicdanında soru işaretleri oluşturacaktır. Hiç kimse ayrıcalık istemiyor. Hiç kimse torpil istemiyor. Hiç kimse kuralların çiğnenmesini istemiyor. İstenen tek şey; bekledikçe hakkın görünür biçimde güçlenmesi, yılların gerçekten bir anlam taşımasıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı, yalnızca hac organizasyonu yapan bir kurum değildir. Aynı zamanda milyonlarca Müslümanın güvenini temsil eden bir kurumdur. Bu nedenle hac sistemi sadece teknik olarak değil, vicdani açıdan da sürekli gözden geçirilmeli ve kamuoyuna açık, anlaşılır biçimde anlatılmalıdır. Çünkü güven, şeffaflıkla güçlenir; adalet ise sadece uygulanınca değil, görüldüğünde de toplumda karşılık bulur. Bugün artık mesele sadece kura değildir. Mesele, insanların devlete duyduğu güvenin korunmasıdır. Mesele, yıllarca sabreden insanların "Benim bekleyişimin bir değeri var." diyebilmesidir. Ve mesele, farz olan bir ibadete ulaşma yolunda hiç kimsenin kendisini unutulmuş hissetmemesidir. Diyanet'in bu konuda toplumsal beklentileri dikkatle değerlendirmesi, sistemi sürekli gözden geçirmesi ve vatandaşın adalet duygusunu güçlendirecek her türlü iyileştirmeyi kamuoyuyla paylaşması, kuruma duyulan güveni daha da artıracaktır. Çünkü bazen insanlar sadece hac sırasını değil, adaletin kendisini de bekler. Ve hiçbir bekleyiş, adalet beklentisi kadar ağır olmamalıdır.
Yorum Yazın