HAC - UMRE

Hac,Hatıralar

|
2115 Görüntüleme
Hac,Hatıralar

Mayıs ayında, ailecek Bursa gezisindeydik. Suudi Arabistan’ın Ankara Büyükelçiliği’nden telefonuma bir mesaj geldi: “Bu sene sizi hacca davet etmek istiyoruz. Müsait olur musunuz?” Ekrana baka kaldım. Hac ve müsait olamamak?

Hangi aklı başında Müslüman, “Çok isterdim ama müsait değilim maalesef” diyebilir ki böyle bir davete? Başımı göğe çevirdim, “Allah’ım, bu senin nimetin” dedim, sonra telefon ekranıma dönüp “tabi, benim için gayet uygun” yazdım cevap olarak.

HEYECANLA ENDİŞE İÇ İÇE

Hac mevsimine kadar haftalar ve aylar büyük bir sabırsızlık içinde geçti. Her Müslümanın, ömründeki belki de en önemli seyahatti hac. Zaman yaklaştıkça, sadece sevinç ve heyecan değil, aynı zamanda ciddi bir endişe yaşadığımı da fark ettim.

Hz. Peygamber’in “Kabul olmuş bir haccın karşılığı ancak cennettir” müjdesine lâyık olacak, mebrûr bir hac yapabilecek miydim? O güzel zamanları hakkıyla değerlendirebilecek miydim?

Haccı, kendim için bir dönüm noktasına dönüştürebilecek miydim? Bu kaygıları en azından teorik olarak aşabilme adına, hac zamanı gelene kadar okuyabildiğim her metni okudum, bilgi anlamında zihnimi hacca hazırlamaya çalıştım.

Nihayet, hızlıca geçen yaz aylarının ardından, sonbaharın habercisi Eylül'le beraber, hac için Mekke’ye hareket vakti de geldi. 5 Eylül Pazartesi akşamı, İstanbul’dan yola çıktım.           

ÜÇ SAATTE BİTTİ ŞÜKÜR

Rahat bir yolculuğun ardından uçağımızın indiği Cidde Kral Abdülaziz Havaalanı’nda, ciddi bir hacı yoğunluğu vardı. Pasaport kuyruklarındaki binlerce kişiye ilaveten, buldukları bütün boş alanlarda serilip uyuyan kadınlı-erkekli hacı adayları..

Koskoca salon, tamamen insan doluydu. Çoğunluğu da Afrika ülkelerinden gelmiş.   

Kapıda ismimi anons edip beni kalabalıktan ayıran Suudi Arabistan Kültür Bakanlığı yetkilileri, “İşlemlerinizi hızlandırmak için elimizden geleni yapacağız. Hacdan dolayı müthiş bir yoğunluk var. Bazı kafileler altı saatten bu yana bekliyor” açıklamasında bulundu.

Beklemek benim için hiç sorun değildi oysa. Allah’a hamd olsun artık Cidde’deydim, hac yolculuğu çoktan başlamıştı.

Havaalanının çeşitli bölümlerinde koşturmaca ile geçen, görevlilerin işleri birbirine havale etmesi sonucu uzadıkça uzayan üç saatlik bir işlem maratonunun ardından, güneş doğarken havaalanından çıkmayı başardık.

SAATSİZ PROGRAM

Misafiri bulunduğum Suudi Arabistan Kültür Bakanlığı’nın, tüm dünyadan davet ettiği gazetecileri Cidde’de ağırlayacağını Türkiye’deyken öğrenmiştim. Mekke dururken, neden Cidde’de konaklayacağımızı anlamamıştım doğrusu.

Havaalanından otele geçip de, hacca kadar bizim için hazırlanan günlük programa göz attığımda, ‘program’da aslında fazla bir şey olmadığını da fark ettim. Her bir güne birer-ikişer saatlik resmi temaslar koyup gerisini boş bırakmışlardı. Üstelik, Arefe Günü’nden önce tam 4 günlük bir boşluk da mevcuttu.

Program, sadece büyük boşluklarıyla değil, belirtilen şeylerin hiçbir zaman vaktinde başlamamasıyla da dikkat çekiyordu. Örneğin, “Hareket vakti 13.00” dediklerinde, bu en az 3 saat sonra harekete geçileceğini gösteriyordu. Bu haliyle, elimizdeki, adeta saatsiz bir programdı da.  

“Hacca kadarki boş vakti neden Mekke’de değerlendirmeyeyim ki?” deyip, Mescid-i Haram genişletme projesinde görev yapan mühendis kardeşim Hikmet Toplu ile temasa geçtim. Onun Mekke’deki evinde misafir olup, rahatça Harem’e gidip gelebilmek, muhteşem bir imkân olacaktı. Elhamdulillâh, oldu da.

İKİ KELİMELİK BİR ÖZET

Hz. Peygamber’in hacla ilgili çok sayıda ifadesinin belki de en çarpıcısı şu: “Hac, Arafat’tır”. Fıkıh ve hadis âlimleri, bu iki cümlelik tanımdan yola çıkarak, Zilhicce ayının 9’uncu günü Arafat alanında bulunmanın, haccın sahih sayılmasının temel şartı olduğu sonucuna ulaşmışlar.

Baygın, hasta, koma halinde bile olsa, insan arefe günü Arafat’ta bulunabilirse, ‘hacı’ kabul ediliyor. Kitaplarımızdaki tanım bu.

Oysa, Hz. Peygamber’in ifadesinin bundan çok daha derin manaları olmalı. 9 Zilhicce günü, özellikle öğle vaktinden akşam güneşin batışına kadar geçen zaman o kadar kritik, o kadar manevî müjdelerle dolu ve o kadar mühim ki, bütün bir hac ibadeti, Hz. Peygamber tarafından bu birkaç saatlik zaman dilimiyle özetlenmiş.

Terviye Günü (8 Zilhicce / 10 Eylül) yeniden ihrama girip Arafat’a doğru yola çıkarken, zihnim tamamen bu iki kelimelik muhteşem hadisin açılımlarıyla doluydu. Ve aynı zamanda, “Acaba benim payıma ne düşecek? İstifade edebilecek miyim?” kaygıları da kalbimi hiç terk etmiyordu.

Nemire Mescidi’nin hemen yanında, Suudi Arabistan Kültür Bakanlığı’nın misafirhanesine yerleştik. Ertesi gün akşama kadar buradaydık. Bu vakti değerlendirmek de tamamen bize kalmıştı.

Klimalı mescidinden kablosuz internetine her türlü rahatlığın bulunduğu misafirhanedeki konfor,  geceden itibaren Arafat’a akın etmeye başlayan dışarıdaki hacıların gayret ve fedakârlığını düşününce beni epey rahatsız etti.

Gece yarısından sonra, misafirhanenin kapısındaki asker kalabalığını aşıp Arafat meydanının kalbi Rahmet Dağı’na (Cebel-i Rahme) yürüdüm.              

ACZİYET VE MAHCUBİYET MEYDANI ARAFAT

On binlerce insan, yarınki büyük buluşma için çadırlarını şimdiden kurmaya başlamıştı bile. Her dilden ve ırktan insan topluluklarının arasından geçtim. Yiyecek ve içecekler depolanmış; ağaç altları ve gölgeliklerde minik koloniler oluşmuştu.

Bazıları çoktan uykuya dalmıştı, daha zinde ibadet edebilmek için. Meydanın her tarafında müthiş bir canlılık, renklilik ve tam bir şenlik havası vardı. Ve bütün bunlar, sadece ve sadece Allah’ı razı etmek içindi. Hiçbir ânı kaçırmamaya çalışarak Cebel-i Rahme’ye geldim.

Türk Havayolları Brüksel Müdürü Veysel Serdar Ağabey ve bir grup arkadaşla da sözleşmiştik. Cebel-i Rahme eteklerinde onlarla oturup sohbet ettik bir süre. Tepe ve çevresinde insanlar toplanıyordu yavaş yavaş.

Havada derin bir sekînet vardı, usulca her yere yayılan. İçimden, “Yarın, büyük gün” dedim.

Sabaha karşı yeniden misafirhaneye döndüm. Sabah namazından önce bir saat kadar uyku-uyanıklık arasında istirahat ettikten sonra, namaz için kalktım.

Evet, artık Zilhicce’in 9’uncu günü, haccın en önemli vakti resmen başlamıştı. Akşama kadar, ne yapabilirsek kârdı artık.

Öğleyin, Nemire Mescidi’ndeki Arafat hutbesini Şeyh Abdurrahman es-Sudeys verdi. Suudi Arabistan Müftüsü Abdulaziz Âl-i Şeyh ve Mekke Valisi Prens Hâlid el Faysal da ihramlı şekilde mescitte hutbeyi dinleyenler arasındaydı.

Hutbenin ardından, Hz. Peygamber’in sünnetinde yer aldığı şekilde, öğle ve ikindi namazları ikişer rekat olarak arka arkaya cem’ edilerek kılındı.

Zevâl vaktinden akşam güneş batana kadar Arafat’ta hissettiğim şeyleri tek kelimeyle özetlemem gerekirse, sadece “acz” diyebilirim. “Ne isterseniz isteyin” diye kullarına rahmetini yaydıkça yayan bir Rabbe karşı, edeple ve üslûbunca isteme hali, çok ciddi bir eğitim gerektiriyor.

Arafat Vakfesi, bu anlamda, insanın imanının ve Allah’la ilişkisinin boyutlarının da tartıldığı manevî bir teraziye dönüşüyor. Allah’la ne kadar baş başa kalabiliyorsunuz? O’ndan neyi, ne kadar ve nasıl isteyebiliyorsunuz? O’na kendinizi ne kadar yakın hissediyorsunuz, bu yakınlığı ne kadar koruyabiliyorsunuz?

Tüm bu sorulardan benim payıma sadece sonsuz ve sınırsız bir acziyet kaldı.

MÜZDELİFE, MİNÂ, CEMERÂT...

Haccın duraklarında, Suudi Arabistan Krallığı’nın bu yıl davet ettiği 1400 dolayında misafirin önemli bir kısmıyla birlikte hareket ettik. Art arda giden otobüslerin her birinde, haccın sünnete nasıl en uygun şekilde ifa edileceğini anlatan âlimler yer alıyordu.

Hacı adaylarını her bir durakta bilgilendiren bu âlimlerin konuşmaları, İngilizceye de anında tercüme edildi.           

Bir yandan yapılan konuşmaları dinlerken, bir yandan da özellikle Türkiye’de “Vahhâbîler, Peygamberimizin sünnetlerini ortadan kaldırmaya çalışıyor” diye ezbere kafadan atanları düşünüyordum gülümseyerek. İnsanoğlu, kendini uzak tuttuğu her şeyin yabancısı ve cahili.                  

Akşam ve yatsı namazlarımızı yine sünnette olduğu üzere cem’ ederek kıldığımız Müzdelife’deki kısa bir konaklamanın ardından, vakit gece yarısını geçtiğinde haccın tavaf ve sa’yini yerine getirmek üzere Mescid-i Haram’a geçtik.

Hacılar henüz Müzdelife’den Minâ’ya intikal etmekte olduğundan Kâbe ve çevresi bomboştu. 27 dakikada tavafımızı tamamladık, sa’yi de hızlıca yaptık. Harem boş olduğundan, resmî misafirlere ve devlet başkanlarına tavaf ve sa’y yaptırmak için Suudi yetkililer de gecenin bu vaktini seçmişlerdi.

Râşid Gannûşî’den Mısır İçişleri Bakanı’na, çok sayıda tanınmış sima ile birlikteydik tavafta.          

Sabaha karşı, Minâ’da yine Kültür Bakanlığı’nın bizim için hazırladığı misafirhaneye geçtik. Odalarımıza yerleşme ve sabah namazı derken, bayram sabahı uykuya zaten vakit kalmamıştı. Şeytan taşlama vecîbesinin ilkini yerine getirip kurban kesmeye davranmak en doğrusu olacaktı.          

MEKKE’DE KURBAN KESME HAZZI

Hac günlerinden önce kendisinde misafir kaldığım Hikmet Toplu kardeşim, “Bayramın ilk günü kurbanı birlikte keselim” teklifinde bulunmuş, hatta beni Ka’kiyye semtindeki hayvan pazarına götürmüştü. Bayram günü, bu kararımızı uygulamak üzere kolları sıvadık.

Önceden tanışıp sözleştiğimiz kasap ve celep Yusuf isimli Sudanlı bir kardeşle pazarda buluştuk. Satıcıları dolaşarak en uygun bulduğumuz bir yerden 15 küçükbaş hayvan satın aldık.

Bizimkiler ve bize eşlik eden iki arkadaşın kurbanlarıyla beraber, Türkiye’den bana emaneten verilmiş paylar da vardı. Yusuf ve arkadaşları, kurbanları hızlıca kesip temizlediler, akşam olmadan temiz poşetler içinde bize teslim ettiler.

Kiraladığımız bir pikaba etleri yükledik, Mekke’de Arakanlı muhacirlerin yaşadığı bir mahalleye götürüp hayırsever bir abimiz aracılığıyla dağıttık.

Tüm bu hengâme 40 derece sıcağın altında ve ihramlı şekilde gerçekleştiğinden, epey yorucu oldu. Ama Allah’a hamd olsun, akşam olup da tıraş olarak ihramdan çıktığımızda hissettiğimiz haz, hepsine değdi.

Hacca giden bütün kardeşlerime, kurbanlarını Mekke’de bizzat kesmelerini / kestirmelerini, etleri de bizzat dağıtmalarını tavsiye ediyorum. Yukarıdaki ayrıntıları da, teşvik ve cesaretlendirme için anlattım zaten.

TARİHİN SOLUK ALIP VERDİĞİ YER: HAYBER

Haccın bütün bölümleri ve rükünleri sona erdiğinde, Medine-i Münevvere’yi de kısaca ziyaret edelim dedik. Suudi Arabistan’ın bize sunduğu resmi programda Medine yoktu, ona kendimiz vakit ayırmamız gerekiyordu. Biz de hac sonrasında günü-birlik gidip gelebiliriz diye düşündük. Öyle de yaptık.

14 Eylül Çarşamba akşamı, gece yarısından sonra Mekke-i Mükerreme’den ayrıldık. Hızlı bir seyahatle, sabah namazına Mescid-i Nebevî’ye yetiştik. Yolda Hikmet’le sohbet ederken, 4 yıldır Mekke-Medine bölgesinde yaşamasına rağmen Hayber’e hiç gidemediğinden söz etmişti.

Bunun üzerine, vakit darlığı açısından düşünüldüğünde epey çılgınca sayılacak bir teklifte bulundum: “Yarın, Mescid-i Nebevî’de sabah namazını kılıp doğru Hayber’e devam edelim!” Teklifimin kabul görmesi birkaç saniye sürdü tabii ki.

Mescid-i Nebevî’nin en güzel okuyuşa sahip imamlarından Şeyh Abdulbârî es-Subeytî’nin arkasında kıldığımız harika bir sabah namazının ardından, Bakî Mezarlığı’nı da kısaca ziyaret edip, Hayber’e geçtik.

Hz. Peygamber döneminde fethedilen kadîm Yahudi yurdu Hayber, neredeyse o dönemdeki otantik haliyle gözlerimizin önündeydi.

Geçtiğimiz yüzyıla kadar, işlek yollar üzerinde bulunmadığı için terk edilmiş halde kalan Hayber, Suudîlerin tarihe ve turizme yaklaşım biçiminden dolayı günümüzde de kimseciklerin uğramadığı bir yer.

Medine-i Münevvere’ye 168 kilometre mesafede bulunan Hayber’i gezebilmek için, bu mesafeyi kat etmeniz ve ana yoldan biraz içeride yer alan tarihi şehri bulmanız yeterli.

TEMENNİLER, HAYALLER, DİLEKLER...

11 günlük hızlı ve yoğun hac yolculuğunu tamamlarken, gördüklerim ve yaşadıklarımdan da hareketle, bazı temennileri ve hayalleri içimde yeniden canlandırdım:

Allah ve Rasulü’nün biz Müslümanlardan istediği ve beklediği haclardan henüz çok uzağız, bu kesin. Ama o ideal ve mükemmel hacları ifa edene kadar, bireyler olarak yapabileceğimiz bazı şeyler var.

Her şeyden önce, hacca gitmeden evvel bunun belki de hayatımızdaki en önemli seyahat olacağına inanmamız gerekiyor. Ömrümüzü ‘hacdan önce’ ve ‘hacdan sonra’ diye iki kısma ayırıp, sonrasının asla öncesi gibi olmayacağına karar vermemiz şart.

Bunun için, hacdan önce çok sağlam okumalar yapmalı, zihnimizi bilgi ve birikim anlamında bu muhteşem ibadete hazırlamalıyız. Hac sırasında her hareketimize ve tavrımıza sinmesi gereken temel şiar ise, hiç şüphesiz sabır.

İnsanların eza ve cefalarına sabır, iklimin getirdiği zorluklara sabır, bedenî yorgunluk ve uykusuzluklara sabır, ibadetlere devamda sabır, ibadet halini sürdürmekteki ısrarda sabır...

Velhasıl hep sabır, illâ sabır. Hacdan döndükten sonra da, hacdaki manevî halleri ölünceye kadar sürdürmekte sabır.

Buraya kadarki şeyler, bireysel olarak yapmamız gerekenler. Bir de toplumsal anlamda, sosyal ve siyasi yönden haccın bizden bekledikleri var.

Bunların başında, diğer Müslümanlarla tanışmak, hemhal olmak, ‘tek bir ümmet’ olma şuuruna ermek için ufkumuzu genişletmek zarureti geliyor.

Oralara kadar gittikten sonra memleketlerimize dönerken zihinlerimizde sadece diğer Müslüman kardeşlerimizin eksik ve kusurlarını taşırsak, haccın manasına ihanet etmiş oluruz.

İnsanlar arasındaki farklılıklar, sadece “tanışalım” diye var edildiğine göre, hacdaki renk cümbüşü, bizi bu tanışmaya yaklaştırmalı, yeni aşinalıklar edinerek ülkelerimize döndürmeli.

Haccın bir de tüm İslâm dünyasını ilgilendiren yönü var ki, belki de en uzak olduğumuz nokta orası: Bugünkü haclarımızın, her yıl bir araya gelen milyonlarca Müslümanın dertlerinin paylaşılıp müzakere edildiği, ümmetin problemlerine çözümlerin arandığı, bir dahaki yıla kadar bu çözümlerin uygulandığı, her yıl kendi gündemlerimizin belirlendiği küresel buluşmalara dönüşmesi için, kat etmemiz gereken çok uzun bir mesafe var.

Ama bireysel küçük tedbirlerden başlayıp, toplumsal ölçekte hedefleri yavaş yavaş büyütebiliriz. Zaferden değil seferden sorulacağımıza göre, bu kadarı bile bizi hesaptan kurtarmaya yetebilir.

Kaynak: Haber10

Yorum Yazın

Yorum yazarak topluluk kurallarımızı kabul etmiş bulunuyor ve tüm sorumluluğu üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yorumlar

  • calibe tufekci

    <p>Çok güzel Allah kabul etsin inş bize de öyle bir davet gelirde Haci oluruz</p>