Türkiye’de yıllardır değişmeyen, adeta görünmez bir kural gibi işleyen yapısal bir paradoks var: Nüfusumuz 86 milyona ulaştı, çağlar değişti, kuşaklar farklılaştı ama ülkenin kaderini belirleyen üst düzey kadroların hacmi bir türlü genişlemedi. Siyasi partilerin genel merkezlerinden bürokrasinin zirvesine, kurullardan müsteşarlık makamlarına kadar uzanan o dar koridorlarda, neredeyse yüz yıldır aynı isimlerin, aynı network’lerin ve aynı ilişkiler ağının döndüğü bir kısırdöngüye hapsedilmiş durumdayız.
Sistem, kendi elitini yaratmakla kalmıyor; o elitin dışarıya tamamen kapalı, geçirgenliği olmayan bir yapı olarak kalmasını da dayatıyor. Bir gün bakıyorsunuz bir üst düzey yönetici görevden alınıyor, çok geçmeden aynı statüde bir başka stratejik kurumun başına getiriliyor. Bir diğer isim, uzmanlığıyla tamamen alakasız bir başka kurulda başkanlık koltuğuna oturuyor. Milletvekilliği listelerine bakıyorsunuz; beş dönemdir aynı koltuğu koruyanlar, il ve ilçe başkanlıklarında babadan oğula, akrabadan dosta geçen siyasi miraslar... Sanki bu koca ülkede liyakat sahibi, donanımlı, dünyayı okuyabilen başka hiçbir insan yokmuş gibi, aynı 10 bin kişilik havuz sürekli çalkalanıp önümüze konuyor.
Avrupa’daki Dinamik Yapı ve Bizim "Seçici" Batılılaşmamız
Gözümüzü gelişmiş democracieslere, örneğin Avrupa’ya çevirdiğimizde ise bambaşka bir siyasal akışkanlık görüyoruz. Orada, dün adı sanı duyulmamış, ancak kendi alanında rüştünü ispatlamış, vizyoner genç bir uzman bir anda parti liderliğine yükselebiliyor veya bakanlık koltuğuna oturabiliyor. Siyaset, kliklerin birbirini beslediği bir imtiyaz alanı değil; toplumsal dinamizmin ve liyakatin ödüllendirildiği bir mekanizma olarak işliyor. Üst kademe yönetimler, "bizim çocukların" ya da "eski dostların" değil, o işin gerçek profesyonellerinin yönetiminde şekilleniyor.
İşin en ironik ve can acıtıcı kısmı ise tam burada başlıyor. Yüzyıldır yönünü Batı’ya dönmüş, oradaki kültürel ve sistemsel pek çok olumsuzluğu bünyesine jet hızıyla entegre etmiş bir toplum olarak, neden iş yönetim kalitesine, şeffaflığa ve liyakate geldiğinde kafamızı kuma gömüyoruz? Avrupa’nın popüler kültürünü, tüketim alışkanlıklarını, yapısal deformasyonlarını ithal etmekte sınır tanımazken; neden liyakat esaslı bürokrasiyi, genç yeteneklerin önünü açan dinamik siyaset anlayışını bu topraklara getiremiyoruz?
Genç Enerji Engellendikçe Köklü Değişim Hayal
Genç, dinamik ve dünyayla entegre bir nüfusa sahip olmakla övünen bir ülkenin, yaş ortalaması yüksek ve hafızası eski reflekslerle dolu dar bir kadro eliyle yönetilmesi sürdürülebilir değildir. Yeni yüzlere, yeni fikirlere ve her şeyden önemlisi statükoyu sarsacak yeni bir enerjiye alan açılmadığı müddetçe, bu ülkede köklü hiçbir yapısal reform yapılamaz.
Bu durum artık bir tercih değil, Türkiye’nin geleceği adına aşması gereken en büyük yapısal tıkanıklıktır. Toplumun her kesiminde pırıl pırıl, liyakatli, vizyon sahibi binlerce insan sırasını beklerken, ülkeyi aynı isimlerin devridaim makinesine mahkûm etmek, bu milletin potansiyeline yapılmış en büyük haksızlıktır. Türkiye’nin kaderi, bu dar havuzun sınırlarını parçalayıp, liyakati mutlak kriter haline getirdiğimiz gün değişmeye başlayacaktır.
Göktürk Kadıoğlu

Yorum Yazın