CİMER, Günümüz bürokrasisinin en büyük çıkmazlarından biri olan "hak arama özgürlüğü" ile "hakkın kötüye kullanılması" arasındaki o ince çizgiyi temsil ediyor. Özellikle delilsiz başvuruların kamu kurumlarını meşgul etmesi, gerçekten yardıma ihtiyacı olanların sesinin duyulmasını zorlaştırabiliyor.
Hem İslam hukukundaki “beyyine” ilkesini hem de meri (yürürlükteki) hukuktaki ispat yükümlülüğünü temel alan bir yazı kaleme alma zorunluluğu hasıl olmuştur.
İddia, İspat ve İdari Verimlilik
Günümüzde kamu denetiminin en önemli dijital kapısı haline gelen CİMER, vatandaşın devlete ulaşma hızını artırmış olsa da beraberinde "bilgi kirliliği" ve "mesnetsiz ihbarlar" sorununu da getirmiştir. Bir hak arama mecrasının, kişisel husumetlerin, ideolojik asimilasyonun veya asılsız iddiaların sahası haline gelmesi, hem adaleti geciktirmekte hem de kamu kaynaklarını israf etmektedir. Bu durumun önüne geçmek için hem geleneksel fıkıh doktrini hem de modern hukuk normları ışığında bir "ön şart" sistemine ihtiyaç duyulmaktadır.
İslam Hukukunda İddia ve Delil: El-Beyyine
İslam hukukunun (fıkhın) yargılama usulündeki en temel kaidelerinden biri Mecelle’de de karşılığını bulan şu prensiptir: “El-beyyine alâ men iddeâ” (İddia eden, iddiasını ispatla mükelleftir).
Bu ilke, toplumsal düzenin iftiralarla sarsılmasını engellemek için getirilmiştir. İslam hukukuna göre, sadece bir iddiada bulunmak kişiyi haklı kılmaz; iddia sahibi, davasını destekleyecek somut deliller (şahit, belge, karine) sunmak zorundadır. Eğer bu kural olmasaydı, herkes bir başkasının canına veya malına kasteden asılsız iddialar ortaya atabilir ve toplumda kaos hâkim olurdu. Bugün CİMER üzerinden yapılan ve hiçbir dayanağı olmayan başvurular, bu fıkhi kaidenin ruhuna aykırı bir "müfteri hürriyeti" meydana getirmektedir.
Meri Hukuk ve Hakkın Kötüye Kullanılması
Yürürlükteki modern hukuk sistemimizde de "İspat Yükü" (TMK m. 6) temel bir dayanaktır. Kanun, aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her birinin, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlü olduğunu belirtir.
Ayrıca Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesinde yer alan "Dürüstlük Kuralı", bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeninin korumayacağını emreder. Mesnetsiz başvurular, kamu görevlilerini haksız yere soruşturma baskısı altında bırakmakta ve devletin gerçek iş yükünü yapay bir şekilde şişirmektedir. Bu durum, idarenin hizmet kalitesini düşüren bir "hakkın kötüye kullanımı" örneğidir.
Çözüm Önerisi: E-Filtre ve Delil Şartı
CİMER sisteminin gerçek işlevine dönmesi için müracaat esnasında şu mekanizmalar devreye alınmalıdır:
1. Somutlaştırma Yükümlülüğü: Başvuru ekranında iddiaların somut olaylara, tarihlere ve belgelere dayandırılması zorunlu tutulmalıdır. "Dedikodu" mahiyetindeki genel geçer ifadeler sistem tarafından otomatik reddedilmelidir.
2. Delil Yükleme Alanı:
Başvuru yapılırken iddiayı destekleyen görsel, işitsel veya yazılı belgelerin sisteme eklenmesi teşvik edilmeli; ciddi ithamlar içeren başvurularda delil sunulmaması durumunda başvuru "ön incelemesiz reddedilenler" kategorisine alınmalıdır.
3. Müfteri Müeyyidesi:
Asılsız olduğu kanıtlanan ve kötü niyetle yapıldığı tespit edilen ihbarlar için, başvuru sahibine yönelik idari yaptırımlar veya "yargıyı/idareyi gereksiz meşgul etme" cezaları etkinleştirilmelidir.
Sonuç olarak; devletin kapısı herkese açık olmalıdır, ancak bu açıklık devletin işleyişini kilitleyecek bir suistimal alanına dönüşmemelidir. Hem inancımızın hem de kanunlarımızın gereği olan "ispat yükümlülüğü" CİMER’in teknik altyapısına entegre edildiği takdirde, gerçekten mağdur olanın sesi daha gür çıkacak ve adalet yerini daha hızlı bulacaktır.
Bu yaklaşım, hem savunma hakkının kutsallığı hem de idari süreçlerin şeffaflığı açısından oldukça kritik bir noktaya parmak basıyor.
Hukukta "silahların eşitliği" prensibi gereği, bir ithamla karşı karşıya kalan kişinin, kendisine yöneltilen iddianın kaynağını bilmesi, savunmasını bu somut veriler üzerine inşa etmesini sağlar.
Savunma Hakkı ve "Gizli İhbarcı" Çıkmazı
Bir şikâyet mekanizmasının verimliliği, sadece şikâyet edene sunduğu kolaylık ve özgürlükle değil, şikâyet edilene tanıdığı adil savunma imkânıyla ölçülür. Mevcut sistemde şikâyetçinin kimliğinin gizli tutulması, genellikle "ihbarcının korunması" motivasyonuyla açıklansa da bu durum çoğu zaman asılsız iddiaların pervasızca savrulmasına zemin hazırlamaktadır.
1. Savunmanın Somutlaştırılması
Kişi, kiminle ve neyle mücadele ettiğini bilmediğinde savunması "hayali bir düşmana karşı kılıç sallamak" gibi kalmaktadır. Şikâyet edenin kimliği ve sunduğu deliller açık olduğunda, muhatap taraf;
* İddia sahibinin husumet geçmişini,
* Olay günü ve saatindeki konumunu,
* İddianın mantıksal tutarsızlıklarını çok daha net bir şekilde ortaya koyabilir.
2. İslam Hukukunda Şeffaflık ve Yüzleşme
İslam hukuk tarihinde "gizli tanıklık" veya "kaynağı meçhul ihbarlar" adalet mekanizmasında hoş karşılanmamıştır. Suçlanan kişinin, kendisini itham edenle yüzleşmesi veya en azından ithamın müellifini bilmesi, adaletin tecellisi için bir zaruret görülmüştür. Gizli kalan her ihbar, içinde "iftira" (kazf) ve "suizannı" barındırma riski taşır. Şikâyetçinin adının ve adresinin bildirilmesi, kişiyi "yalan beyanda bulunmanın dünyevi ve uhrevi sonuçlarıyla" doğrudan yüzleştirir.
3. Caydırıcılık ve Sorumluluk Bilinci
Şikâyetçi, kimliğinin ve adresinin şikâyet edilen tarafa bildirileceğini bilirse, klavye başındaki rahatlığı yerini hukuki bir sorumluluğa bırakacaktır. Bu şeffaflık;
* "Canı sıkılanın" rastgele ihbar yapmasını engeller.
* Gerçekten mağdur olan ile sadece "dedikodu" yapanı birbirinden ayırır.
* İdarenin, kişisel intikam aparatına dönüşmesinin önüne geçer.
Sonuç olarak;şikâyet edenin kimlik ve adres bilgilerinin savunma hakkı kapsamında paylaşılması, savunmayı "sağlam bir temel üzerine bina eder". Bu durum, şikâyet mekanizmasını bir "giyotin" olmaktan çıkarıp, tarafların haklarını eşit şartlarda aradığı şeffaf bir hukuk zeminine dönüştürür. Adalet, gizli koridorlarda değil, açık ve delillere dayalı bir platformda tecelli eder.
Yorum Yazın