Bir zamanlar sadece ibadethanenin dört duvarı arasına sıkıştırılmayan; ticaretten hukuka, ahlaktan komşuluğa, eğitimden devlet yönetimine kadar hayatın tam merkezine işlenen bir medeniyet tasavvuru vardı. Osmanlı denildiğinde meselenin sadece fetihler, kılıç şakırtıları ya da heybetli saraylar olmadığını anlayabilenler için asıl hakikat şuydu: O toplum, harcını yüksek bir ahlaki nizam ve sahih bir inanç üzerine kurmuştu.
Bugün ise önümüze konulan acı tablo karşısında kendimize o sert ve yakıcı soruyu sormak zorundayız: Biz neyimizi kaybettik ki geriye sadece boş bir etiket kaldı?
Elimizde hâlâ gururla taşıdığımız bir “Müslüman” kimliği var. Ancak o kimliğin içini dolduran ruhtan, pratikten ve ahlaktan ne kadar bahsedebiliyoruz? MAK Danışmanlık Şirketi tarafından 23 il ve 154 ilçede yüz yüze yapılan İslami Anket çalışmasının verileri, toplum olarak içinde bulunduğumuz manevi felaketin boyutlarını soğuk bir duş gibi yüzümüze vuruyor.
Rakamlarla Manevi Çöküşün İstatistiği (MAK Danışmanlık)
%14’ü Allah’a inanmıyor.
%24’ü Kur’an-ı Kerim’e inanmıyor.
%37’si Peygamberimize inanmıyor.
%45’i Kadere inanmıyor.
%27’si Ahirete ve hesap gününe inanmıyor.
%78’i Namaz kılmıyor.
%55’i Ramazan ayında dahi oruç tutmuyor.
%83’ü Kur’an-ı Kerim’in Türkçe mealini hiç okumamış.
%77’si Peygamberimizin hayatını hiç okumamış.
%74’ü Okumayı bildiği halde evindeki Kur’an’ı okumuyor.
%70’i Dini bilgileri öğrenmek için hiçbir şey okumuyor.
%43’ü Hayatında hiç camiye gitmemiş.
%35’i Gusül abdesti almıyor veya bilmiyor.
%10’u Günah işlediğini bildiği halde pişman bile olmuyor.
Müslümanlık Nüfus Kaydı Değildir!
Toplumun %78’inin namaz kılmadığı, %55’inin Ramazan ayında dahi oruç tutmadığı, %35’inin temel bir temizlik olan gusül abdestinden habersiz olduğu bir vasatta hangi dindarlıktan bahsediyoruz? Bu veriler basit birer istatistik değildir; bu rakamlar bir toplumun öz köklerinden kopuşunun ve içinin boşalmasının belgesidir.
Fakat asıl felaket bu rakamlardan ibaret değildir. Asıl felaket, bu korkunç tablonun toplumda en ufak bir şaşkınlık, utanma ya da vicdan azabı dahi yaratmamasıdır. Tepkisizlik, yozlaşmanın kanıksandığı andır.
Sokakta mikrofon uzatıldığında refleks olarak “Müslüman’ım” diyen kitlelere ikinci soruyu sorduğunuzda maske düşüyor. Hayatındaki karşılığı ne? Namaz yok, sahih bilgi yok, Kur’an ile bağ kopmuş (%74’ü evinde Kur’an olduğunu ama okumadığını söylüyor), Peygamber hayatı bilinmiyor (%77 hiç okumamış). Dini öğrenme arzusu tamamen sönmüş; toplumun %70’i İslam’ı öğrenmek için hiçbir şey okumuyor!
Batı’nın Teknolojisini Değil, Çürümüşlüğünü İthal Ettik
Burada nefsani bir illüzyonla yüzleşmek zorundayız. Batı’dan bilimi, mühendisliği, üretimi veya tıbbı almadık. Biz Batı’nın tüketim çılgınlığını, ölçüsüz bireyciliğini, haz merkezli ve gösterişe dayalı yaşam tarzını kopyaladık. Akıllı telefonlarımız, devasa evlerimiz, lüks arabalarımız oldu; ancak bu süreçte vicdanımız, ahlakımız ve maneviyatımız cüceleşti.
“Bir neslin eline kontrolsüz ekranları teslim edip, büyüdüklerinde 'Neden Kur'an okumuyorsun, neden namaz kılmıyorsun?' diye sormak muazzam bir riyakârlıktır. Yaşamadığınız bir dini, yetiştirmediğiniz bir nesle miras bırakamazsınız.”
Evlerin başköşesine süs eşyası gibi asılan ama kapağı dahi açılmayan Kur’an-ı Kerim (%83’ü mealini hayatında hiç okumamış), sadece sembolik bir vicdan rahatlatma aracına dönüşmüştür. Tüketim mabedi olan alışveriş merkezleri, kafeler ve stadyumlar tıklım tıklım dolarken, camilerin boş kalması (%43’ü hiç camiye gitmemiş) toplumun merkeze hangi değerleri koyduğunun açık kanıtıdır. Paraya, kariyere ve eğlenceye saatlerini gözünü kırpmadan ayıranlar, Yaratıcıya ayıracak birkaç dakikayı ağır bir yük olarak görüyorsa, burada vahim bir öncelik bozukluğu vardır.
En Büyük Tehlike: Normalleşen Günah
Bir insan günah işleyip pişmanlık duyuyorsa vicdanı hâlâ hayattadır. Ancak anketin gösterdiği en acı gerçeklerden biri de toplumun %10’unun günah işlediğini bildiği halde pişman dahi olmamasıdır. Faizin, yalanın, torpilin, kul hakkı yemenin ve israfın “herkes yapıyor” kılıfıyla meşrulaştığı bir yerde ibadet eksikliğinden değil, doğrudan toplumsal ve ahlaki bir çürümeden söz edilir.
Suçu sürekli dış güçlere ya da Batı’ya atmak ucuz bir kaçış yoludur. Kimse bizi zorla ekranlara bağlamadı; kimse ibadetlerimizi elimizden almadı. Bizi bu noktaya getiren kendi konforculuğumuz, samimiyetsizliğimiz ve dünyalığı tercih etmemizdir.
İsmi Değil, Özü Kurtarmak Zorundayız
Türkiye’nin ihtiyacı birbirini etiketleyen boş tartışmalar değildir. İhtiyacımız olan şey, aynaya bakıp kendimizle yüzleşebilmektir.
İslam’ın adı var ama adaleti, merhameti, doğruluğu, Kur’an’ı ve ibadeti hayatımızda yoksa; geriye sadece kof bir isim kalır. İsmi kurtarmak yetmez; toplumsal çöküşü durdurmak istiyorsak kaybettiğimiz o yüksek özü ve ahlakı yeniden bulmak zorundayız.
Yorum Yazın