Göktürk KADIOĞLU
Göktürk KADIOĞLU

Kutsal Şehirlerin Üzerine Düşen İHA Gölgesi

Yayınlanma: 19 Eylül 2026
149 Görüntüleme
Kutsal Şehirlerin Üzerine Düşen İHA Gölgesi
Ortadoğu’da artık yalnızca füzeler ve insansız hava araçları uçmuyor; kirli bir haberleşme harbi ve ağır bir illüzyon atmosferi solunuyor. Her kanlı saldırının ardından riyakârca bir açıklama, her açıklamanın ardından pişkin bir inkâr geliyor. Fakat bu yoğun sis perdesinin arkasında değişmeyen, yalın ve feci bir hakikat var: İslam dünyasının güvenliği, bölgesel güç hesaplarının, mezhep tüccarlarının ve vekâlet savaşlarının insafına terk edilmiş durumdadır.
Son günlerde Suudi Arabistan, Yemen'deki İran destekli Husiler tarafından Mekke yönüne gönderilen bir İHA'nın engellendiğini duyurdu. Husiler reddetti, Tahran yönetimi ise kutsal mekânlara yönelik saldırıları kınadığını iddia eden rutin açıklamalarından birini yaptı. Şüphesiz gazetecilik ahlakı, propaganda ile teyit edilmiş bilgi arasındaki çizgiyi korumayı gerektirir. Ancak bu tartışmanın telaffuz edilebilir hale gelmesi bile başlı başına dehşet vericidir! İslam dünyasının gözbebeği olan en kutsal şehirler dahi artık bölgesel şantajların ve hedefini şaşmış füzelerin menziline girmiştir.
Medine bölgesindeki Doğu-Batı petrol boru hattına yönelik İHA saldırıları, Irak üzerinden devşirilen milis yapıları, Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı'nda kilitlenen enerji hatları... Herkes bir şeyler anlatıyor ama asıl sorulması gereken hayati soru es geçiliyor: İslam coğrafyası neden sürekli başkalarının hesaplaşma ve katliam alanı haline getiriliyor?
Tahran’ın onlarca yıldır pazarladığı o süslü "direniş" söylemi tam olarak nereye kadar? Yıllardır kendisini İsrail ve ABD’ye karşı "direniş ekseninin" hamisi olarak sunan vizyonun faturası en nihayetinde kime kesiliyor?
Yemen’in yetim çocuklarına.
Irak’ın harap edilmiş şehirlerine.
Suriye’nin yetim kalmış nesillerine.
Lübnan’ın çöken geleceğine.
Ve nihayetinde kutsal şehirlerin dibine kadar sokulan güvenlik krizine...
"Husi = İran'ın emir eri" gibi basitleştirilmiş ve analiz derinliği olmayan ezberleri bir kenara bırakalım. Karşımızda açık bir vekâlet stratejisi durmaktadır. Bir devlet, kendi sınırlarını korumak ve bölgesel nüfuz alanını genişletmek adına silahlı vekiller kullanıyorsa; o vekillerin ateşe attığı ülkelerin halkları ağır bedeller öder. Kimse bu vekâlet tiyatrosunu "kutsal direniş" ambalajıyla satmaya kalkışmasın.
İşin daha acı tarafı, savaşın ekonomik rant kapılarına dönüştürülmesidir. Hürmüz’deki gerilim, Kızıldeniz’deki korsanlıklar ve enerji hatlarına saldırılar petrol fiyatlarını fırlatırken, bu kaostan kimlerin siyasi ve ekonomik rant devşirdiği ortadadır. Savaşın bedelini Yemenli, Iraklı, Suriyeli ya da Körfez’deki garip Müslümanlar canıyla öderken; savaş ekonomisinin devasa aktörleri jeopolitik satranç tahtasında alan kazanmaktadır.
Ancak burada çok net bir çizgi çekmek ve mezhepçilik туzağına düşmemek şarttır. Bugün eleştirilmesi gereken şey Şii Müslüman kardeşlerimizin inancı veya tarihsel kökenler değildir; eleştirilmesi gereken doğrudan İran’ın yayılmacı devlet politikasıdır, Devrim Muhafızları’nın kanlı operasyonlarıdır, milis güçlere sağlanan silahlardır ve Müslüman’ı Müslüman’a kırdıran o kirli jeopolitiktir. 1400 yıl önceki Sasani savaşlarını bugünkü Şii toplumlara fatura etmek ne kadar ahlaksızca bir fitneyse; İran rejiminin emperyalist politikalarına "mezhep" kalkanı oluşturmak da o kadar büyük bir aldatmacadır.
Ortadoğu insanı yıllardır sahte bir ikileme mahkûm ediliyor: "İsrail'e karşıysan İran'ın arkasında saf tutacaksın; İran'a karşıysan İsrail'in cinayetlerine göz yumacaksın!"
Bu zihniyet bir dayatmadır, bir akıl tutulmasıdır!
Bir Müslüman için adalet ve hakikat ilkesi bu kadar ucuz olamaz. İsrail’in katliamına zulüm deriz, İran’ın vekâlet savaşlarına zulüm deriz, ABD’nin emperyalizmine zulüm deriz, Husilerin pervasızlığına ve Suudi yönetiminin hatalarına da hiç çekinmeden yanlış deriz. Bir zalimden kurtulmak için başka bir zalimin gölgesine sığınmak zorunda değiliz!
Mekke ve Medine hiçbir rejimin siyasi projesinin piyonu, hiçbir militarist propaganda ajandasının malzemesi değildir! Kâbe ve Mescid-i Nebevî, bölgesel güç gösterilerinin yapılacağı birer pazarlık masası hiç değildir. Bu şehirlerin dokunulmazlığı ve güvenliği, mezhebi ne olursa olsun tüm Müslümanların ortak namusudur.
Müslümanların kanı üzerinden jeopolitik hesap yapma devri kapanmalıdır. Yemenli bir çocuğun hayatı, hiçbir devletin bölgesel nüfuz rüyasından daha değersiz değildir. Asıl soru "Şii mi Sünni mi?" kavgası değil; "Kim Müslümanların kanını ve kutsallarını kendi koltuk ikbali için bozuk para gibi harcıyor?" sorusudur.
Bölgedeki tüm aktörler akıllarını başlarına toplamak zorundadır: Bu coğrafyanın insanı sizin stratejik haritanızdaki piyonlar değildir. Ve Mekke ile Medine’nin semaları, hiçbir kirli rejim için savaş alanı kılınamaz!
#Ortadogu #KutsalSehirler

Yorum Yazın