Hayatın her anını ilahi bir nakış gibi işleyen, nefes almayı dahi bir ibadet şuuruna dönüştüren bir medeniyetin evlatlarıydık. Günümüz insanının duygu karmaşaları ve dil krizleri arasında bocalarken geçmişe dönüp baktığımızda, kaybettiğimiz şeyin yalnızca kelimeler değil, o kelimelerin ruhumuza kattığı derinlik olduğunu fark ediyoruz.
Eskiden hayat zikirle örülmüştü; yapmacık, gösterişli ya da şekilsel değil, tam aksine doğal, samimi ve kendiliğinden... Kapı komşusuna seslenirken bile "Hu Hu!" diyen bir edebin mirasçılarıydık. Bir teklifi, bir ricanı memnuniyetle kabul ederken "Hay Hay!" derdik; dostun meclisinde sözümüz de özümüz de "Eyvallah" ile cilalanırdı. Kızgınlığımız "Fesubhanallah" ile yatışır, bir yanlış gördüğümüzde dudağımızdan süzülen bir "Salavat" en büyük uyarı olurdu. Şimdilerde zihnimizi ve dilimizi istila eden, köksüz ve ruhsuz çığlıkların aksine; hayretimizi bile "Sübhanallah" ve "Allahu Ekber" ile izhar eder, kainattaki azameti dilimizde taçlandırırdık.
Çaresiz kaldığımızda "Hasbünallâhü ve ni’mel-vekîl" diyerek dayanağımızı Alemlerin Rabbine sabitler, bir yara aldığımızda merhemden önce "Ya Şâfi" isminden şifa umardık. Çıktığımız her işte "Bismillah" yolumuzu aydınlatır, kaybettiğimizde "İnna lillah" tesellimiz olurdu. Duvarlarımızda beliren "Bu da geçer ya hû" veya "Hoş gör ya hû" hatları, günümüzün psikolojik reçetelerinden çok daha derin bir şifa dağıtırdı gönüllerimize. Biz eskiden ölmez, "Hak’ka yürürdük." Çünkü ölümü bile bir kavuşma, bir dönüş kabul ederdi irfanımız.
Günün sonunda vardığımız hazin nokta şudur ki; eskiden yaşarken doğallıkla zikrederdik, şimdi ise zikrederken bile o halin samimiyetini yakalamakta zorlanıyoruz. Yabancılaşan dilimiz, paslanan kalplerimizin aynası oldu.
Oysa kurtuluş, yine o köklü hafızaya, o güzel hallere dönmekte gizli. Dili yeniden dualı, hali yeniden irfanlı kılmak elimizde. Yeter ki "Hay"dan gelip "Hu"ya gittiğimiz o hakikati yeniden hatırlayalım ve yaşamımıza sirayet ettirelim.
#DilMirasımız #MedeniyetTasavvuru
Yorum Yazın